Add to Collection
About

About

apartopar.
Published:
Daha doğrusu pencerenin kenarına tünemiştim o gece. Aklımda hüznüm, yüreğimde sigaram ve parmaklarımın arasında düşlerim vardı. Bir fırt aldım düşlerimden. . .Çok geçmedi, boğulurmuşcasına öksürdüm. Biraz daha çektim içime kaybolan düşlerimin dumanını... .Bu sefer doğrulamadım. Bilmeliydim, artık bedenim iflas etmişti. Her ne kadar psikolojik vıdıvıdılar aksini söylese de biyoloji bilimi yine beni derinden sarsmak için yanıbaşımdaydı. Kendi gerçeklerini bana o kadar sarsıcı şekilde sunuyordu ki; herşey, görmezden gelerek başedebileceğim bir durumdan çıkmıştı. 'Keşke yanımda olsaydılar' diyerek, bundan tam 16 yıl önce gözümü bile kırpmadan evlatlıktan reddettiğim çocuklarımı düşündüm. -Şimdi ne yapıyorlardı acaba? -Eminim, beni düşünmüyorlardı diyerek kısa ve net ve tatmin edici bir cevap buldum kendime. '-Kazık kadar olmuşlardır şimdi, haytalar... Hatırladım da, ortanca olanının saçını ilk kez kestirmeye gitmiştik. Ben, annesi ve ortanca olan. Haylaz herif, ne büyük cesaretle direnmişti bize. Daha sonra bende saçımı kestirince anlaşabilmiştik. Yoksa nerdeee? İmkanı yok saçını kestiremezdik. Oğlum, yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorum, yaşıyorsan da inadınla yaşıyorsundur. Buna eminim.' diye bir an ortanca olanı anımsadım. Belki bu anımsamanın verdiği bir güçle biraz doğruldum ve telefona ulaşmaya çalıştım. Lanet telefonu cehennemin dibine ne diye koymuşum ki! Ulaşabilmek için tarihin en içler acısı savaşını verdim. Küf kokan ahizesini kaldırıp kulağıma dayadım. Kimi aramalıydım ki.. Daha doğrusu kim kalmıştı ki... Daha da doğrusu kimi bırakmıştım ki. Herkesi, herşeyi silivermiştim. Zaman, garip. Zamanla değişir, zamanla iyileşir, zamanla düzelir, zamanla gerçekler ortaya çıkar, yok zamanla şöyle, yok böyle. Hah! Ne büyük yanılgı! Zamanla hiç birşey düzelmedi. Sadece ve sadece günden güne, her yeni günle birlikte biraz daha küflendim. Herşeyin bir vakti vardır derler, galiba benim vaktim hiçbir zaman olmadı... Ahizeyi yerine koydum. Döndüm o eski pencerenin dibine. Sandalyeme kuruldum ve gözlerimi kapatıp Azrail efendiyi bekledim. İnsan gözlerini kapamayadursun, hemen hazırolda bekleyen anılarıyla yüzleşmek durumunda kalıyor. .. .'Güzel kızım benim, senin en büyük hatan annene fazlasıyla benzemendi. Sadece kaşından, gözünden bahsetmiyorum. Farklı oluşundan, erkek gibi davranışlarından, ses tonundan ve en çok da ağlarken göz yaşlarını saklayabilmenden bahsediyorum. Daha küçücükken mahallenin çocuklarını nedensizce nasıl dövdüğünü, şikayete gelen analarını nasıl korkuttuğunu her şey daha dün olmuş gibi hatırlıyorum. Bazen, insanın anılarının geçip giden yıllara rağmen ilk günkü gibi taptaze kalabilmesi ne kadar da garip. Oysa ki çoğu zaman akşam yemekte ne yediğimizi bile unutuyoruz. Biraz sonra geride bırakacağım hayat, gerçekten de garipliklerle dolu. Yaşarken de anlam veremiyordum olanlara, yaşama veda etmek üzereyken de...' Azrail hala görünürlerde yok. Acaba gözlerimi kapattığım için mi gelmiyor diye çılgın ve ciddice düşünmelerimin sonunda gözlerimi açtım. Belki, bu sayede onu görebilirim ve yine bu sayede canımı almadan gitmiş olmaz. Bekliyorum yok, ne gelen var ne giden... Dedim en iyisi ben bir çay koyayım. Gittim ocağa, şöyle bi' altı kişiye yetecek miktarda çay koydum, verdim kısık ateşe. Demlensin. Ben demlenemedim, bari o demlensin.
Çay demlene dursun, ben hala Azrail' in neden gelmediği konusuna kafayı takmıştım. Bir cevap bulamadıklarımdan sonra aklıma temiz olmadığım gerçeği geldi. Zaten nasıl temiz olabilirdim ki, insan yaşlandığı vakit ister istemez temizlikten bir hayli uzaklaşıyor. Girdim banyoya, olabildiğince temizlenmeye çalıştım. Temizlenmelerim tam da nihayetine ermiş üzereydi ki kapının sesini duyar gibi oldum. Musluğu kapadım. Evet, bu ses kapının ziliydi. 80' lerin panjur zevkini yansıtan bornozumu giyer giymez kapıyı soluksuzca araladım. Tam tamına karşımda dört kişi vardı. Hatta bir tanesinin kucağında minicik bir bebeği vardı. Onu da bireyden saymaya gönlüm el vermediği için onları dört kişi olarak tanımlıyorum. Benden daha fazla şaşırmış gibiydiler. Sanki, ölümü giyinmeye çalıştığımı anlamışlardı da ağızları bir karış aralanmıştı. Kim olduklarını sordum, akrabam olduklarını söylediler. 'Akraba mı? Hiç kimsenin akrabalara ihtiyacı yoktur ki? Neden hiç bir haber vermeden çıkıp gelmişlerdi ki?' Ama onlara geldiğiniz gibi geri gidin diyemedim. Sizi istemiyorum diyemedim ve içeri davet ettim. Kendi evleriymiş gibi adım atmalarından sonra kendi evleriymiş gibi yayılmaları beni rahatsız etmedi değil. Hoşgeldiniz, hoşbulduk fasıllarından sonra içeride demlenen çay aklıma geldi. Ucube misafirlerime daha yeni çay demlediğimi, az beklerlerse getireceğimi söyledim. Birbirlerine bakıp gülümsediler. İçlerinden komik saçlı olanı; -'o kadar bekledik biraz daha bekleriz' dedi ve gülümsedi. Bende suratına gülümsedim ama anlamsızlıklar o kadar canımı sıkmaya başlamıştı ki o an suratına tükürebilirdim. .. Mutfağa vardım, kararında demlenmişti çayım. Buruk bir sevinç içerisine girdim haliyle. Bu kadar güzel demlenmiş çayın hepsini tek başıma içebilirdim. Şimdi bunu daha dört kişi ile paylaşmak durumundayım... .Çayı bardaklara doldururken, içeriye aralarında ki en yaşlıca olanı geldi. Kadın yüzüme bile bakmıyordu ama çayın servisine yardım etmek istediğini o kadar çok yinelemişti ki, kafasını kaldırmadığı halde koca tepsiyi ona emanet ettim. Aslında emanet ettiğimden pişman bile olmuştum, kadın kafasını kaldırıp önüne bile bakmıyor yahu! Ardı sıra bende içeri girdim. Bornozumu değiştirip geleyim demelerime rağmen toplamda dört kez bir sıkıntı olmadığını söylediler. Aralarında kadınlığını yeni yaşamaya başlayanın beni inceden inceden süzdüğünü fark ettim. Bende buna karşılık tüm soğukkanlığımı korumaya çalışarak çayımdan bir yudum almak için dudaklarımı çay bardağına götürüyordum. Tam da o esnada -'Hiç değişmemişsin' dediklerini duydum. Ne demek istediğini ve bunu kimin dediğini anlayamadım. Efendim demeyi tercih ettikten sonra o fazlaca kadın olan -'Hiç değişmemişsin diyorum. Hala çay içerken bardağı kendine değil de kendini bardağa götürüyorsun.' dedi. Hak var, çok şaşırmıştım. Bu huyumu nereden bildiğini sorunca bana verdiği cevap kısa ve netti. 'Söylemiştik, biz senin akrabalarınız ya'... Daha şaşkınlığımı üzerimden atamadan başını yere bakmaktan alamayan kadın söze girdi. -'Biz senin uzaktan olduğu kadar aslında o kadar çok yakından akrabalarınız ki... Sen bilmesen de, tanımasan da biz seni hep biliyorduk, hep seviyorduk.' Kucağından çocuğunu eksik tutmayan baba kılıklı herif ise tam da o esnada sözün ortasına atladı. -'Çok garip değil mi? Yıllar yılı sen bizi hiç tanımamıştın, bizse seni o kadar çok yakından tanıyorduk ki, gelip de bir elini bile öpmeye yüzümüz yoktu. Öyle değil midir? İnsan tanıyamadığının elini öpmek ister' Sözlerin anlamsızlığını bile düşünecek halde değildim, kafam öylesine karışmıştı ki bir an kendime gelip de; -'Siz neyin nesi oluyorsunuz?' diye soramadım. Galiba onların istedikleri de buydu... Anlatılanların ardı arkası kesilmiyordu, biri sustuğunda diğeri konuşmaya devam ediyordu. Sürekli konuşmalar, sürekli ve sürekli konuşmalar... Tam da kendimi -'Yeter!' nidalarına hazırlamışken bebeğin ağlaması koca bir suskunluk yarattı. Ben sessizliği beklerken suskunluğun gelmesi galiba daha da yerinde olmuştu. Ayağa kalktım ve işaret parmağımı üzerlerine dik ve sert bi şekilde sallarken onlara şu sözleri sarfettim; -'Bakın, kim olduğunuzu, ne için buraya geldiğinizi bilmiyorum. Eğer biraz daha rahatsız edici boyutta davranacak olursanız sizi evimden kovmak zorunda kalacağım' dedim. Galiba tedirgin olmaya başlamışlardı. Hemen sonrasında saçı aptal görümünde olan konuşmaya girdi; -'Hala bizim kim olduğumuzu anlayamadın mı? Biz senin canınız, biz senin kanınız. Şu yüzüme bak baba. Beni nasıl tanıyamadın ha, söylesene? Ya abimi, kucağındaki torununu bile tanıyamadın! Söyle hadi, kız kardeşimi nasıl unutabilirsin, en çok onu severdin. Sana gerçekten inanamıyorum! Garibim,anam! Onu bile hatırlayamadın! Gerçekten kendinden utanmalısın baba. Menekşe kokulu sevgilim diye sevdiğin kadını nasıl unutabilirsin? Hani o senin hayat arkadaşındı? N'oldu baba! N'oldu da herşeyi öteler oldun. Hatta ötelemekte değil, siler oldun. Baba, nasıl unutursun baba! Geçirdiğimiz trafik kazasını nasıl unutursun baba!!!
Saçları komik olanın hiç de komik olmayan cümlelerinden sonra adeta yerime mıhlanmış gibiydim. Bu sefer odaya sessizlik hakimdi ve kimse kimsenin yüzüne bakamıyordu. İçeride ki sessizlik kokusu o kadar ağırdı ki, hiç kimse silkelenip de bu havayı dağıtamamıştı.Neyse ki, biraz sonra kapının zili çaldı ve ben dahil o havayı teneffüs eden herkes kendine geldi. Kapıya doğru yürüdüm, açtım kapıyı. Karşımda uzundan sakallı, kısadan bir adam duruyordu. Söze atladı -'Tanrı misafirini içeri almayacak mısın?' Ben bana düşeni yapıp, onun kim olduğunu sordum öncelikle ve onun önceliği ise soruma kocaman bir kahkaha atmak oldu. -'Dostum beni hatırlamadın mı? Davlumbaz Arif ben! Küçüktük! Mahalleden! Kırmadığımız cam kalmazdı! Hani bir gün...' anlattıklarını yarıda kesip, ona -'Seni hatırlayamadım' diyemedim ama anlattıklarına o kadar inanmıştı ve beni de o kadar cezbetmişti ki, onu da içeri davet ettim. Fakat içeri girmeden önce dedim ki -'İçeride misafirlerim var. Rahatsız olmazsın, değil mi?' Gene kocaman bir kahkaha attı ve zaten buraya beraber geldiklerini söyledi. İşte şimdi kocaman şaşırmıştım. Artık. . ..Artık gerçekten aklımın bir işlevi yoktu. İçeri girdik, kimseler yoktu. Bana dönüp dedi ki; -'Dostum, buralarda kimseler yok. Arabayı park edip geleyim dedim ama o arada herkesi kaçırmışsın. Dostum, gerçekten hiç değişmemişsin. Sen eskiden de böyleydin!' dedi ve kollarını aça aça üzerime yürüdü ve kocaman ve sıcacık bir şekilde bana sarıldı. Biraz tedirginliğime rağmen o kadar mutlu olmuştum ki, bunun gerçekten mantıklı bir karşılığı yoktu. Doğruldu. Sandalye çekti kendine ve efendi gibi oturdu. -'Çok şaşırmışsındır eminim. Sana herşeyi anlatacağım. Ama sende bana demlikte ki son çayı getireceksin. Bilirsin, hayat müşterektir.' dedi... Artık gerçekten elim ayağım titriyordu. Titrer bir şekilde mutfağa yürüdüm ve titrer bir şekilde son çayı doldurdum ve yine titrer bir şekilde son çayı içeriye götürdüm. O ise benim bu halimle -'Nedir o halin, görücüsü gelmiş kız gibi heyecanlısın' dedi ve bir kahkaha daha patlattı. Ardından hiç soluk almayıp devam etti -'Az önce ki misafiler, senin gerçek ailendi. Seni öylesine çok severler ki, keşke bilebilsen. Gerçekten çok şanslıydın aile konusunda. Ama bunun oluşmasında ki en büyük pay sana ait, seni bu konuda her zaman fazlasıyla takdir ederim. Rahmetli karın, o zamanlar eşi tarafından sokağa atılmış, kucağında ki çocuğuyla zar zor yaşamaya çalışan birisiydi. Kader mi dersin ne dersin bilemem ama onun hayatına sen çıktın ve onu kabullenip, evlendin. Hayat size güldü. Daha sonra bir erkek ve bir de kız çocuğunuz oldu. Mutlu bir şekilde yaşıyordunuz. Özellikle de rahmetli karın seni her gün daha fazla seviyor, hayatını kurtardığın için sana şükrediyor ve tanrıya dualar ediyordu. Bir gün geldi, bundan tam onaltı sene önceydi. Hep beraber arabayla tatile gidiyordunuz. O gün kötü bir gün olacaktı. Hepimiz için kötü olsa da sizin için yıkımı daha fazla olacaktı... Eski bir kapitalist petrol şirketi tankerinin uyursürer şoförü yüzünden anlatılması bile güç olan bir kaza geçirdiniz. O gün .. Dedim ya, hepimiz için ağırdı. Özellikle de senin için ağır olacaktı... Çünkü o kazadan bir tek sen kurtulmuştun. Bunun için şükretmeli mi, üzülmeli mi? Bilemedik. Artık senin için çok zor günler başlayacaktı. Kara kara düşünürken, hastaneden, onlar için üzücü ama bizim içinse umut kaynağı olacak bir haber geldi. Sen hafızanı kaybetmiştin.' Çayından bir yudum almak için anlattıklarına ara verirken, ben hala olan bitene anlam vermeye çalışıyordum. Ne anlatıyordu ki bu adam. Artık başım gerçekten ağrımaya başlamıştı. Yudumunu bitirdikten sonra heyecanını kaybetmeden anlatmalarına devam etti; -'Bunu fırsat bildik ve hastaneden çıktıktan sonra sana yeni bir geçmiş yazacaktık. Ama seni ölesiye seven aileni de yok saymak istemedik. Bu, onlara yapılan bir haksızlık olurdu. Bizde, karınla ayrıldığını ve çocuklarının ise mahkeme kararı ile annelerine verildiğini anlattık. İlk başta şuan ki gibi anlatılanlara anlam verememiştin ama daha sonra kabullenip, hayatını bu şekilde devam ettirdin. Bunları ne diye mi anlatıyorum. Senin kafanı karıştırmak için değil. Sadece artık bunların anlatılması gerektiğini, vaktin geldiğini ve başka vakitlerinin kalmadığını söylemek için anlatıyorum. Beni anlıyorsun değil mi?'... . Anlamıyordum. Hem de hiçbirşey anlamıyordum. Bu anlayamamışlığımı farketmiş olacak ki -'Dostum, seni severim bilirsin. Ama kabul et ki, kafan bazen hiç çalışmıyor.' dedi. Koskocaman ve korkutucu gülümsemesinden sonra kafasını eğip ellerinin arasına aldı ve bekledi. Canını sıkmış olmalıydım. Söylenecek birşey bulamadığım için çayını bitirmesini söyledim.Yoksa soğuyacaktı. Bana bunu istediğimden emin olup olmadığımıı sordu. Napolyon kadar kendimden emindim ve bunu dile getirdim. Kafasını kaldırdı, çaydan son yudumunu da aldı. Ayağa kalktı ve bunu yapmasını benim istediğimi söyledi. Sol eliyle kalbimi, sağ eliyle yüzümü kapadı. Herşey biranda durdu. Gözlerimi açtım, karşımda o vardı. Ama biraz farklıydı, yaşlı ve uzundu. Birşey daha farklıydı. Kendimi görüyordum. Koltukta oturur şekilde uyuya kalmıştım. Yok. Yok, hayır! Nihayetinde ben ölmüştüm.