TABLO
Ölüm, canlı bir organizma hâlindeyken yapılan, belirli standartları ve özgünlüğü olan bir eserin değerini ansızın arttırabilirdi. Onun yaptığı yağlı boya tablolarının karşısında dururken zihnimi esir alan düşünce buydu. Tuvalin üzerindeki renk cümbüşünün bende oluşturduğu duygunun içinde kaybolmam gerekirken onun yokluğunun oluşturduğu boşluk hissinden aşağıya doğru yuvarlanarak kayboluyordum; yuvarlanırken de üzerime renkler sürülüyor, eşsiz bir tablo hâlini alıyordum.
Ben, tabloydum.
Ben, onun varlığından doğan ve yokluğunda yaşamaya devam eden bir tabloydum. Onun en realist, aynı zamanda da en sürrealist çalışmasıydım. “Her sürrealist çalışma realizmden bir parça taşır,” derdi o, “gerçek olmadan, gerçeküstü var olamaz.” Belki de tezinde haklıydı, gerçek diye nitelendirdiğimiz şeyler olmasa ya da gerçeklik algımız olmasa gerçeküstücülük diye bir kavram var olamazdı. Tablolarının her detayında gizlenen onun bu tezinden bende payıma düşeni almıştım.
Üzerimdeki beyaz, uzun elbisenin uçlarında kalın bir mum tabakası vardı ve ısının etkisiyle sıvılaşan mum damlaları, omuzlarımdan gövdeme doğru hafif kıvrımlı çizgiler çizerek akmaktaydı. Siyah saçlarımın birkaç teli ise birleşmiş, fitili andıran bir görüntü oluşturmuş ve ucuna dokunan ateşle alevleneli birkaç yıl olmuştu.
Ben, onun birkaç yıl önce çizdiği bir tabloydum. Ruhuma onun fırçasındaki boyalar sürüldüğünden bu yana söylediğim söz daima buydu. Ben onun tablosuyum. Üzerimde kendine adeta yeni bir form kazanan şekiller, hisler, derinlikler vardı. Birkaç tel saçımın birleşmesiyle oluşmuş fitil, varoluşsal bir arzuyu temsil ediyordu. Fitilin ucundaki ateş yaşamayı, mum ise yaşamın tükenişini... Tuvalin bembeyaz dokusuna zamanla bir nakış gibi işlenen boyalar, onun bu fikrinin somutluğu için fırça darbeleriyle beslenip, anlam kazanmıştı.  “Bir fikri,” derdi o, “notalarla anlatabilirsin, sözlerle, mimiklerle, dansla, çizgilerle, boyalarla... Anlatmak istediğim fikirlerim için boyaları ve çizgileri yoldaşım olarak seçtim.”
Fikirleri için ona yoldaşlık eden boyalar ve çizgiler, iki gün sonra bir sanat galerisinde sergilenecekti. Bunun hayalini kurarken onun kalbinin atışlarının hızlanışını, gözlerine dolan umudu ve heyecanı, bu uğurda vereceği mücadelelere ant içmişçesine dudaklarına çarpan nefeslerini bilirdim. Şimdi kurduğu o hayal gerçeğin tadına bakmak üzere hazırlanıyordu ama o yoktu.
Annem yoktu. Üç gün önce, kaderin gözkapaklarına yazdığı sonla birlikte ebedi bir uykuya dalmıştı. Üzgündüm, ağlamaklıydım, yorgundum bu yüzden. Onu kaybedip, her çizgisinde onu hatırlatan tabloların arasında olmak ruhumda derin bir ıstırap kuyusu açılmasına neden oluyordu. “Benim en kıymetli tablom sensin,” derdi o, saçlarımı okşardı. “En realist eserimsin. Tuvalime senin portreni çizdim ancak realiten, beni sürrealistliğe itti. Yaşama arzun, yaşamın, yaşamı tüketişin...”
Ben tabloydum ve tablo olmanın ruhunu tüm hücrelerimde hissediyordum. Sanki damarlarımdan kan değil boya akıyor, ciğerlerime şeffaf hava değil de renk kümeleri doluşuyordu. Delicesine bir histi ama güzel ve etkileyiciydi. 
Ben tabloydum ve tablo halindeyken karşılaştığım tablolar da vardı. Dün, Salvador Dali’nin Belleğin Azmi ve Uyanmadan Bir Saniye Önce Nar Etrafında Uçan Arının Sebep Olduğu Rüya tablosuyla, bugün de Pablo Picasso’nun Ağlayan Kadın ve René Magritte’in Bu Bir Pipo Değildir tablosuyla karşılaştım. Bu, kaldırımda yürürken tanıdığım birisiyle karşılaşmak ve onu hafifçe bir tebessümle selamlamak kadar doğal bir olgu olmaya başlamıştı benim için. Tabloların dünyasında yaşamak böyleydi, o tablolar dünyasına katılmak için verilen mücadele ise paletteki kırmızı boya gibiydi. Kanlıydı.


Reyhan Özçelik
TABLO - KAFKAOKUR
2
44
0
Published: