“BYE BYE TÜRKÇE” KONULU FOTOĞRAF ÇALIŞMASI GELİŞİM SÜRECİ

“Bye Bye Türkçe” konulu fotoğraf çalışması, dilimizdeki yabancılaşmanın toplumsal hayatımızdaki yansımalarına dikkat çekmek amacıyla hazırlanmıştır.
Yabancı sözcük kullanımı, farkına dahi varılmaksızın gündelik yaşamın hemen her alanına sızmış, ticari sektör tabelalarında ise zirve yapmıştır. Adeta yabancı isim kullanmayan dövülecektir algısı yaratan tabela isimlerimiz, büyük bir iştahla, büyükten, küçüğe, ulusaldan, yerele, en son kertede mahalle işletmelerine dahi sızarak, bu hastalıklı halin ne kadar yaygınlaştığının en ihtişamlı göstergesi olmuştur.
Üstelik gelişme adına tekrarlanan bu davranış modeli sonuçları itibariyle bir geliş-me modeline dönüşerek dilimizi bozmakta. Yozlaşmanın yarattığı bu bozulma nihayetinde çürümeye yol açmaktadır.
Özetle yiten diller, yiten benlikleri, yiten benlikler ise yiten milletleri getirmekte, aslında ise götürmektedir. Tam da geç dönem kapitalizmin gözlenen etkileri gibi… 1950’li yıllardan günümüze uzanan bu süreçte, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan küresel endüstriyelleşme ile toplumların sadece ekonomik yaşamlarında değil, aynı zamanda sosyokültürel yaşamlarında da değişimler, dönüşümler yaşanmış, toplumsal değerler korunamamıştır.  
Ülkelerin gelişmişlik seviyelerine bakılırken yabancı dil kullanım oranlarının ölçülmesi, gelinen noktanın anlaşılması bakımından önemlidir. Doğaldır ki bu denli küreselleşen bir dünyada aksini iddia etmek abes olsa da bu gelişim sürecinde kendi dilini korumak, yabancı dilleri hayatımıza sokmak kadar önemli olmalıdır.

Esin kaynakları ve süreç
Çalışmanın temelinde yatan esin kaynağım Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun kaleme aldığı “Bye Bye Türkçe” isimli kitabıdır. Amerikan Bilim ve Sanat Akademisi’nin ilk ve tek üyesi olan merhum Sinanoğlu’nun kitabında açıkça belirttiği gibi, ülkemiz gün geçtikçe emperyalist güçlerin sömürgesi konumuna getirilmek istenmektedir.
Seçtiğim konu bağlamında Türkçemiz,  1953 yılında eğitim dili İngilizce olan okulların açılması ve zaman içinde çoğalmaları ile değerini kaybetmiş ve adeta ikinci planda yer almaya başlamıştır. Fakat temel sorun sadece Türkçe’nin değer kaybetmesi değil, zaten öğrenilmesi zor olan derslerin bir de İngilizce öğretilmeye çalışılması sonucunda ezberci bir eğitim-öğretim sürecinin başlamış olmasıdır.
Kendi dilinde zor anlayacağı konuları, yabancı bir dilde anlamaya çalışan öğrenci, dersi mantığıyla kavramak yerine ezberleme yoluna mahkûm kalmaktadır. Bu nedenle, sürecin 1950’li yıllarda başladığını varsayarsak, şu an ülkemizde hâkim olan mürekkep yalamış nesillerin üretkenliğini, yaratıcılığını, bilim ve sanata karşı olan tutumlarını sorgulatan zafiyetin en büyük etkenlerinden biri kendi dillerinde düşünememeleridir.
Bu bozulmanın diğer bir sonucu ise kişinin beyninde İngilizcenin Türkçe’den daha fazla öneme sahip olmasına yol açmasıdır. Çünkü kişi daha çocuk yaşta İngilizce öğrenmenin kendi dilini düzgün kullanmaktan daha yararlı olacağı algısıyla donatılmaktadır. Sayın Sinanoğlu’nun da belirttiği gibi: “Her an dolaylı da olsa kendi dil ve kültürünün değersiz olduğu kendisine telkin edilen çocukta kimlik, benlik, haysiyet duyguları nasıl gelişebilir ki!”
Yukarıda ifade etmeye çalıştığım düşünceler ışığında oluşan farkındalıkla beraber, “Konuya dikkat çekmek için nasıl bir fotoğraf serisi üretmeliyim?” sorusu süreçteki itici gücüm oldu.
Çalışmayı tasarlarken önce ilgili kavramlar hakkında araştırmalar yaptım. Bu sırada ticari işletmelerin yüzü olan tabelalardaki yabancı isim bolluğu dikkatimi çekince, dehşete düştüm. Mahalle çiçekçimizin tabelasında bile “Black Rose” yazdığını gördüğümde, dilimizdeki yozlaşmanın derinliğini yansıtabilmek açısından dükkân ve mağaza isimlerine odaklanmanın en doğru yol olacağına inandım.
Bu süreçte CookShop, Network gibi çoğu yabancı sanılan markanın aslında Türk olduğunun bilincine vardım. Net bir vurgu yapabilmek adına çalışmamın çerçevesini daraltarak sadece yerele ve ülke geneline satış yapan yabancı isimli Türk mağaza ve dükkânlarını tercih ettim.
İncelemelerim sonucu, marka sahiplerinin yabancı isim tercih etme sebeplerinin, yabancı dil özentisi değil, müşterilerin daha çok yabancı markalara güven duymaları nedeniyle olduğunu öğrendim. Bu durumda dilimizdeki kirlenme ve bozulmanın temelinde yatan sebebin, yukarıda belirttiğim gibi, ellili yıllarda başlayan yabancı dil egemenliğinin bilinçaltlarımızda yarattığı öz dilimizi değersizleştirme olgusu olduğuna bir kez daha inandım.
Kaybolan değerler konusunda esinlendiğim fotoğraf sanatçıları ise James Murray ve eşi Karla Murray oldu. Murray çifti daha çok New York üzerine yoğunlaşarak belirli bölgelerin zamanla uğradığı değişim ve bozulmaları, eski dükkânları ve şimdiki hallerini çekerek yansıtma hedefi ile uzun sürede, sabır gerektiren bir iş ortaya çıkararak, bir fotoğraf kitabı oluşturmuşlar. “Store Front – The Disseappearing Face Of New York” adlı kitaplarında temel olarak kapitalizme kurban gitmiş küçük dükkânları ve eski mahallelerin sıcaklığını ortadan kaldıran yeni hallerini fotoğraflamışlar. Bu bağlamda benim için önemli bir esin kaynağı oldular.
Sonuç olarak Oktay Sinanoğlu ve Murley çiftinden edindiğim bilgiler ışığında kendi çalışmamda farklı ürün içeriklerine sahip yabancı ya da Türkçesi bozuk isimli, Türk dükkânlarının fotoğraflarını çekerek dilimizdeki yabancılaşmanın, görünen ve görünmeyen yüzlerini fotoğraf sanatı aracılığıyla bir belgeye dönüştürerek, kendi bakış açımı yansıtmayı hedefledim.
Susan Sontag’ın da dediği gibi “Fotoğraf makinesi, fotoğrafladığı şeylerin sırlarını ifşa etmeye kışkırtan ve bu anlamıyla deneyimi genişleten bir cihazdır.” Bu anlamda, her gün gördüğümüz dükkân ve mağazalara biraz daha farkındalıkla bakarak, bu süreci gerçek bir deneyim haline dönüştürme imkânı sunabilecek bir çalışma yaratmak istedim.
Evet, dükkân fotoğraflarının estetik açıdan çok iyi olduklarını söyleyemeyiz belki ama bir fotoğraf çalışması sadece güzellikleri yansıtmak amacı ile değil aynı zamanda açığa çıkarılması gereken gerçekleri de konu edinebilmelidir.
Nitekim yine Susan Sontag, “Fotoğraflarda yalnızca hayranlık duyulması gereken şeylerin gösterilmesi değil, aynı zamanda yüzleşmeye, kederlenmeye ve düzeltilmeye ihtiyaç duyulan şeylerin ortaya konması hedeflenmiştir.” der.  

Yöntem
Çekimleri Panasonic Lumix Model fotoğraf makinesi ve Panasonic Lumix G Vario 14-45 mm f/3.5-5.6 lens kullanarak gerçekleştirdim. İlk çekim denemelerimde Panasonic Lumix 20 mm f/1.7 lens kullandım fakat dükkanlar farklı boyutlarda olduğu için bazı yerlerde konum değiştirmem yetmedi ve yakınlaştırma ihtiyacı hissettim. Bu nedenle lens değişikliğine gittim.
Tripot kullanmayı tercih etmedim. Çünkü çerçevelemeyi fotoğraf makinesinde çekerken uygulamaya çalışarak, farklı özelliklerdeki mağazaları benzer grafik görüntüler içerisinde karelemeyi hedefledim. Bunun için diğer bir unsur olarak çektiğim fotoğraflardaki dükkân görüntülerinin siyah zeminli tabelalara sahip olmasına dikkat ettim. Böylece kareleri yan yana getirdiğimde benzer renk değerlerine sahip olmaları yönünde estetik tercih kullandım.
Açı tercihi olarak, Diane Arbus’un çalışmalarında gördüğümüz gibi direk kamera ile iletişim halinde  olan kareler çekmeyi hedefledim. Evet, belki Arbus gibi farklı karakterler (ucubeler) üzerinde çalışmadım ama amacım onun tekniğinden yararlanarak yabancı isimli Türk dükkanların varlıklarını aynı etki ile güçlü ve çarpıcı bir şekilde göz önüne serebilmekti. Bu nedenle tam karşıdan ve dükkân ile seyirci arasındaki iletişimi bozacak ayrıntılar olmadan görüntüleri yakalamak istedim.
Renk olarak siyah-beyazı tercih etmemin teknik sebebi önemli olan ayrıntıların renkte değil tabelalarda saklı olmasıydı. Bu nedenle fotoğrafları birbirinden ayrı gösterebilecek bütün renkleri devre dışı bırakmak istedim. Bu sayede siyah zemin üzerine olan tabela yazıları, marka isimlerini daha ön plana çıkararak daha dikkat çekici olacaktı. Soyut anlamda ise çürükler siyah renkli olduğu için ve ayrıca konu dilimizde kara bir leke gibi durduğu için siyah-beyazı tercih etmek istedim.
Sunuş şekli ve fotoğraf sıralaması için Bernd Becher ve Hilla Becher’in çalışmalarından esinlendim. Özellikle ünlü fotoğraf serileri olan “Industrial Façade” isimli çalışmalarını, hedeflemiş olduğum sembolize etme yöntemi ile uyuştuğunu düşünerek referans aldım.

Beklenti
Öncelikli beklentim, ödevin bende yarattığı aydınlanma sonucu içine düştüğüm hayret ve dehşet duygularını izleyiciye aktarmak, dilimizdeki yabancılaşmanın getirdiği yozlaşmanın vardığı boyutlar hakkında farkındalık yaratarak toplumsal bir yaraya parmak basmak, nihayetinde çürümenin önüne geçebilmektir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Proje yararı
Çok geç olmadan sorunun farkına vararak, fotoğraf sanatı aracılığıyla topluma mesaj verebilme imkânına sahip olmam.

BYE BYE TÜRKÇE
4
127
1
Published:

BYE BYE TÜRKÇE

4
127
1
Published:

Tools

Creative Fields